UZAY YOLCULARI - PASSENGERS 2016 DUAL TR LİNE HDCAM

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi BİR ŞEY DEĞİLİM 2016- TÜRK FİLMİ- HDRİP

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi SENİ SEVEN ÖLSÜN (2016) SANSÜRSÜZ

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi Recep ivedik 5

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi GENİŞ AİLE 2 : HER TÜRLÜ 2016 TÜRK FİLMİ 

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi KLİNİK 2017- Clinical- TR DUBLAJ 720P

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi BABAANNEM 2016 YERLİ Film

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi İŞKENCE ODASI 2016- Martyrs- TR 720P

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi ALTAMİRA MAĞARASI'NIN SIRLARI 2016 Türkçe Dublaj-

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi Moana 2016 HD-TS XviD- TR Sub

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi BEN-HUR 2016 720P BLURAY DUAL TR ENG

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi ÇAKALLARLA DANS 4 - 2016- YERLİ FİLM

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi EL DEĞMEMİŞ AŞK 2016 YERLİ 720P

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi YOLSUZLAR ÇETESİ | 2016 | YERLİ FİLM

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi SEX MESAJLARI – ADDİCTED TO SEXTİNG (TÜRKÇE DUBLAJ)

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi ALEMDE 1 GECE SANSÜRSÜZ- FULL YERLİ HD

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi OĞLAN BİZİM KIZ BİZİM 2016- TÜRK FİLMİ

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi ALTIN SAVAŞÇI- Pendekar Tongkat Emas (2014) Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi DARPHANE SOYGUNU COİN HEİST 2017 Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi KURDUN UYANIŞI - WOLF TOTEM (2015) Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi MAĞARA - CAVE 2016 Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi SKYARK İÇİN SAVAŞ - BATTLE FOR SKYARK 2016 TR BRRİP Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi The Snare 2017 HDRip- Türkçe Altyazılı

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi Death Race 2050 2017 DVDRip- Nette İlk- Torrent Film İndir

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi KIRILMA - RuPTURE 2016 Türkçe Dublaj

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi ÇAKMA AJAN - THE BROTHERS GRİMSBY 2016

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi BARBİ VE KÖPEKÇİKLER ADA MACERASI 2016 TR

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi DÜNYA - DİVİNES 2016 TR DUBLAJ

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi Max Steel 2016 720p

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi War on Everyone (2016)HDRip XviD

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi></a>
<a target=Dear Zindagi (2016) DVDRIP

Torrent Film İndir - Torrent Teknoloji Sitesi TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT TorrentCin.NeT
  1. SİTEMİZDE Kİ AVATAR YÜKLEYEMEME SORUNU GİDERİLMİŞTİR. TÜM ARKADAŞLARIMIZ İSTEDİKLERİ AVATARI YÜKLEYEBİLİRLER. İYİ EĞLENCELER

Türkü Hikayeleri 1

Konu, 'magazin forever' kısmında ayyildiz4035 tarafından paylaşıldı.

  1. ayyildiz4035

    ayyildiz4035 Moderator Moderator Yeni Üye

    Kayıt:
    4 Aralık 2014
    Mesajlar:
    741
    Beğenilen Mesajlar:
    2
    Ödül Puanları:
    0
    Web Sitesi:

    360x90

    Reklam vermek için tıklayın!



    [​IMG]

    HaStAnE ÖNünDe İnCiR AğaCı !!
    Hastane Önünde İncir Ağacı
    Doktor Bulamadı Bana İlacı
    Baş Tabip Geliyor Zehirden Acı
    Garip Kaldım Yüreğime Dert Oldu
    Ellerin Vatanı Bana Yurt Oldu

    Mezarımı Kazın Bayıra Düze
    Yönünü Çevirin Sıladan Yüze
    Benden Selam Söyleyin Sewdiğimize
    Başına Koysun Karalar Bağlasın
    Gurbet Elde Kaldım Diye Ağlasın !!

    HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ

    Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç asker'de vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez., İstanbul'da kalır.

    [​IMG]

    MALE MALE

    Üç güzel geliyor bağlardan beri

    Taramış zülfünü male male vermiş tımarı

    Ak göğsün üstünde zemzem pınarı

    Almadın beni sarmadım seni



    Çermiğin altında bir büyük kaya

    Cemalin benzettim male male güneşe aya

    Vermedim emeğim gitti hep zaya

    Almadın beni sarmadım seni



    Çermiğin altında derin bir dere

    Şaşırdım aklımı male male gideyim nere

    Alıp kaçsam seni male male uzak bir yere

    Almadın beni sarmadım seni


    koçgiri yurdu olan imranlıda male adlı kız amcasının oğlunu sever evlenmek isterler fakat kızın abisi male yi diğer amca oğluna vermek istemektedir
    male sevdiği amca oğlyla kaçmaya karar veririler fakat köyün çıkışında abisi yakalar ikisini ve male yi alıp diğer amcaoğluna verir malenin sevdiği kişi bu ağıdı kürtçe yakar ve günümüze kadar gelir

    [​IMG]

    Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça´yla Zalha´nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.Derin bir iç geçirdi.
    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul´da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene...

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene´nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik...
    - Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul´a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı´yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali´sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali´den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali´m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi.

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı´ya! Yedi yıldır İstanbul´u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali´sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali´sine, yummuştu gözünü:

    - İstanbul´u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

    [​IMG]

    HEY ONBEŞLİ
    Taş döşeli yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde Tokat bir dağ içindeyken, gülü bardağı içindeyken, yüzü kaleye bakan ahşap evlerden birinin şenliğiydi Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücük, alımlı, edalı bir kızcağız.
    Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı aylarda Tahtaoba Köyü'nün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular, iki gencin yüreği birbirine ısındı.

    Çok geçmedi aradan, Tahtaoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyine'e istediler onu. ''Yaşı küçücük ''dedi anası ''Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek''. Ekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. ''Bizim oğlumuzda yeni yetme...Söz edelim, aht verelim, bakleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur.''

    Tez büyür kuzu misali, kız kısmının da yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtaoba'nın efendilerindense, bol haneye geln gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. ''oldu'' dedi büyükleri. Hediyenin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtaoba'nın ağası koçlar kurban etti. Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı, boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar. Bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadı kadınlar.

    Kış geçmeden yaprak küpleri basıldı. Erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, bulgurlar, setikler, yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapatıldı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz teleşına düştü. Kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi ''Belki Hüseyin'dir'' ümidiyle süzerek küçücük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları, kara yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi. Ayvalar toplanırken ayıldı haber. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez yaşı on sekize değmiş delikanlılarda... Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat'da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, zıpkalı Karadeniz uşakları beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden, kimini Çanakkele'ye yazdılar,kimini Filistin'e, kimini Yemen'e. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa şu döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen yaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı. On sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.

    Hey onbeşli onbeşli
    Tokat yolları taşlı
    Onbeşliler gidiyor
    Kızların gözü yaşlı.
    Tahtaoba Köyü'nden bölüğe çağırılan gençlerin arasında Bey Hüseyin'de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğinin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babsının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye. ''Vatan borcu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem ahtımdayım. Çift davullar çaldırıp toy yaparım.'' dedi onalra. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını.

    Gidiyom gidemiyom
    Seni terk edemiyom
    Sevdiğim pek küçücük
    Koyupta gidemiyom.

    Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hampınar'a Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla suladılar. Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı. Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahsun mahsun yollara bakıp bir haber bekledi karayağız Hüseyin'inden, uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı. Çok mu uzktı Yemen dedikleri yer, şu çıplak dağların ardına gitse bulurmuydu yarini? Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelere ''Az kaldı, dönecek.'' derken ciğerleri sızım sızım sızlar oldu. Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürkmez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filancı köyden. Para eder herşeyi toplamışlar, yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet başedemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde, kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye birşey kalmamış. Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona. ''Kara yazgılı kızım, dört yaz bitti bir haber yok Tahtaobalı'lı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz nice yiğitlerde şehit olduğu halde evine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Biz artık kocadık. Namusundan endişeliyiz. Yama ustası Emin sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz, Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sende. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir sözlüyü beklemekle olmaz.'' Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyebilecek bir kız yok o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendi'ye nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü, haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız, türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı.

    Gidiyom işte bende
    Bir arzum kaldı sende
    Ayva olup sarardım
    Din iman yok mu sende

    Çifte davullu hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi göz yaşlarını. Bir kaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, kızıl işlemeli bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.
    Tokat bezlerine tahta kapılarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamru yumru elleriyle yazma desenledikten sonra Meydan Cami'sinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı hediye verseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi. Hediye kız bu kocamış erin vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahsun kederli Hediye kadın olup çıkıverdi.
    ''Hayalde gör düşte gör, hele bir de düş de gör'' demiş ya eskiler, insanın işi bir kez ters gitmeye görsün nasıl da yağar başına belalar yağmur misali. Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın. Yaşlı olsada kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin Efendi.Bir öğle üzeri kapıyı çalan çırağı ''Yenge, Emin emmi öldü'' diye haber getirdiği zaman felaketi ir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler. Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı, çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali yeşillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın akıtıp oturdu köşesinde.
    Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla baş başa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını bırakıp baba evine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını, hem baba evine sığamadığı için evlendirmemişler miydi onu. Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen.
    Ne Hak'tan, ne hükümetten korkusu kalmamıştı azgın çeteler komadı Hediye'yi yasıyla başbaşa. Şehrin kıyısında koskoca konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok. Koruyanı sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı. Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar. Bakır tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber. İçeri daldılar azgın kurt sürüsü misali, sepet sandık dağıttılar, feryadına çığlığına kulak vermeyip sırladılar Hediye'yi.Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdılar onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan, bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken sabah namazında dönen yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da bir el uzatıp ''Kalk'' demediler.

    Tokat yolu kaldırım
    Düştüm beni kaldırın
    Sevdiğimin uğruna
    Vurun beni öldürün

    Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri.
    Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp, ihaneti, zulumeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?... Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte. Gözü yaşlı Anadolu'nun ''Giden gelmiyor'' diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın, taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine. Tahtaoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazaler tanıyamadı bu hırpani kılıklı adamı, köpekler seğirtti üzerine. ''Benim ben! Memleket aşırı diyarlara gönderdiğiniz Hüseyin'im ben. Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm... Emmi, dayı kızları, yad el değil bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben.'' Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarıldılar. Ardına düşüp evine götürdüler onu. Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu... Hüseyin'in anası. Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferifi tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını açıp ''Oğlum'' diye inledi. Tahtaoba Köyü şenliği durdu o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı. Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek...

    Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin. ''Yoksa ahtını bozup kocaya mı verdiler sözlümü ? diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti. Olamazdı ama aht vardı ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını. Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda.

    -Ana Hediye'm nasıl?

    Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası. Birilerine
    ilenerek döğündü.

    -Hediye'yi sorma oğul, kız kısmı bunca sene duru mu? Uçurdular yuvadan,
    alıcı kuşlar kaptı onu.

    Anlayamadı Hüseyin. Söz vermişti ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazlaca gidemedi ama bin bir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. Sabah Tokat'a giden at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap evin önüne geldi. Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seğirtti uzaktan. İşte çoğu şey bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şırıldıyor yol ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesinde kirazlarda çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seğrediyor belkide. Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemişti anası. Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek. İçeride ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu. Karşı evin önünde kendisini seğreden bir adama sordu,
    - Evdekiler nerede?
    - O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor.
    - Nereye gittiler ki?
    - Geyras'ta bir çiftliğe.
    - Ya Hediye
    - Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düştüydü yosma.
    El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama
    birileri alıp, götürüyormuş bazan. Ana babası utancından terk etti buraları
    zaten. Hediye'de alıp başını gitti. Dedikoduya dayanamadı dediler. Hatta
    giderken söylediği mani kızların dilinde.

    Gidiyom elinizden
    Kurtulam dilinizden
    Yeşil baş ördek olsam
    Su içmem gölünüzden

    Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin. Er başına iş gelir demiş ya atalar, böylesi işte gelirmiş demek. Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek. Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasret çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu. Vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgeyle hatırlıyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek.

    Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde vızıldayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde bende olsaydım. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi. Ardını döndü konuştuğu adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne.

    Aslan yarim kız senin adın Hediye
    Ben dolandım sende dolan gel beriye
    Fistan aldım endazesi on yediye
    Az mı geldi gönderdiğim hediye

    Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler.''Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş.'' dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş. Aldı başını gitti Hüseyin. Hediye gibi onun nereye gittiğini bilen çıkmadı.

    Bereketli elleriyle kızgın sac üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, mutlu kızın türküsü sanır onu. Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök esin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır anlatılan. Çok değil, iki nesil önce al fistanlı bir yosma , çakır gözlerinden akan yaşı kına görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hac Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık.

    Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış yaraları kakşatma. Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir kadındı.

    Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü gördü mü bilmiyoruz. Yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Şuarası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızlar türkü yapıp söyledi. Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiçbir yere. kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;

    Tokat bir dağ içinde
    Gülü bardağ içinde
    Tokat'tan yar sevenin
    Yüreği yağ içinde.

    [​IMG]

    Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı.

    Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat´tan Akdağmadeni´ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.

    O sevgili ki güzelliği Bozok yayla´sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ayyüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

    Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar´a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey´in türküleri.



    SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ

    Sürmeli Yozgat´ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

    Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

    Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde.

    Sürmeli Beyin en tanınmış türküsü ;

    Of ooof !
    Yozgat seni delik delik anam delerim
    Kalbur olur toprağını anam elerim
    Vay vay anam sürmelim

    Eğer sürmelini yitirirsen anam
    Koyun olur peşin sıra melerim
    Vay vay anam sürmelim

    Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım
    Yuvamın içinde sürü otlattım
    Ben sürmelimi gurbete attım
    Vay vay anam sürmelim

    Yozgat türkülerinde hasret, sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir.

    Dersini almış da ediyor ezber
    Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
    Bu dert beni iflah etmez del eyler
    Benim dert çekmeye dermanım mı var

    [​IMG]

    BOŞ BEŞİK

    Elmalı’dan çıktım yayan
    Dayan hey dizlerim dayan
    Emmim atlı,dayım yayan
    Bebek beni del eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Vakit sabahın seheri. Köyün köpekleri acı acı havlıyor.Düşmana saldırır gibi havlıyor köpekler. Biraz sonra köyde ışıklar yanmaya başlıyor.Köylüler çıraları yakıp,fırlıyorlar dışarı. İlkin ağıllara koşuyorlar.Hırsızlar mı bastı köyü,yoksa kurtlar mı indi dağdan… Nelki de Zeybek Karasu’lu geçiyordur köyün kıyısından. Çok geçmeden gün ağarıyor. Herşey ayan beyan görünüyor. Köyün karşısındaki Çatalçam sırtlarına yörükler konmuştu. Bütün sırt koyun sürüleri,deve katarlarıyla doluydu. Kara çadırların önünde,iri isli köpekler kıvrılmış yatıyordu. Yörük kızları,kollarında tulumlar,ağaç bakraçlarla dereye suya iniyorlardı. İlerdeki Boztepe’de dört beş atlı birşeyler konuşuyorlardı. Bunlar Oba Bey’i ve Oba’nın ileri gelenleriydi.

    Kuşluğa doğru güneş yükselip çadırlara girmeye başladı. Çamların altına kilimler serildi, minderler döşendi. Kıl poturlu yörükler,yırtmaçlı entarili kadınlar çadırlardan çıktılar.Gölgelere oturdular. Öğleye doğru Yörük Bey’i obaya indi. Çamların alaca gölgesinde,otları,suları gözden geçirdi. Sonra da yanındakilere “Burada fazla kalamayız. Otlar kurumuş,sular çekilmiş. O güne kadar buradan göçüp Seki’ye konaklayacağız” deyip atını mahmuzluyor.Varıp çadırına giriyor,çok geçmeden av kuşamlarıyla çıkıyor dışarı. Atına atlayıp sırtlarına kovuyor.

    Köylüler yörüklerin gelişine hem seviniyor,hem üzülüyor. Üzüntüleri şundan ki; Yörük deyince akla koyun,deve,keçi,at gelir.Malı bol olur yörüğün.Zaten geçimide bunun üstüne. Mal da söz anlamaz ki,ekindi,bağdı,bahçeydi girip ziyan verir.Bunun için köylü, yörüğü istemez.Ama, elindeki üzümünü,buğdayını satması içinde sevinir yörüğün geldiğine. O günde öyle oldu. Köy kızları omuzlarına aldılar sepetleri,üzümüdü,incirdi taşıdılar Yörük çadırlarına. Üstelik bayram yakın olduğu için, para gerekliydi herkese.

    Fadime de evdeki iki sepet üzümden birini yüklendi omzuna. Yetim Kardeşlerine bayram giysileri alacaktı üzüm parasıyla. Bir yandan alacaklarını düşünüyor,öte yandan dilinde türküsü çadırların bulunduğu Çatalçam’a doğru yürüyordu. Çadırlara yaklaşırken, obanın köpekleri havlayıp, sardılar çevresini.Ne yapacağını şaşırdı ilkin. Sonra yanındaki taşa ilişti gözü. Sıçrayıp taşın üstüne çıktı. Bir yandan da bağırıyordu. Çok geçmeden, en yakın çadırdan yaşlı bir kadın çıktı. Köpeklere huylandı.Fadime’yi taşın üstünden indirip çadırına aldı. Bir yandan soğuk ayran;bir yandan höşmerim sundu konuğuna. Biraz sonra da Oba Bey’i geldi atıyla.Avladığı keklikleri uzattı anasına.Sonra da atını bağlayıp,girdi çadırına.Fadime’ye ilişti gözü. Anası “Yanıkhan’dan üzüm getirmiş satmaya. Köpekler çevirdi de zor kurtardım” dedi.Beyin bakışları Fadime’nin iyi kara gözlerine yakıldı.Bir süre ayıramadı.Sonra, “Üzüm kaç okka?” dedi. Fadime, utangaç utangaç “Çekilmedi”dedi.Oba Bey’i “on okka saysak nasıl olur?” deyince “Hayır on okka geçmez.Hak geçer” diye cevapladı. Bey “ Bizim okkamız, terazimiz yoktur. Biz de el ölçü,göz terazidir. Benim gözüm o kadar tuttu. Eksiği artığı varsa, birbirimize helal ederiz” deyip parayı uzattı Fadime’ye.Sonra yola kadar uğurladı. Bir yandan da “Senin üzümlerin çok iyi. Yine getirirsen alırım” diye tenbihledi. Fadime’de; “Bir sepet daha kaldı. Onu da bayram sonu getiririm” deyip seke seke indi bayırı.Bey arkadan bakakaldı. Çadırına döndüğü zaman içinde bir eziklik, gönlünde bir hoşluk duydu. Kendince kurdu Fadime’yi. Nasılda ceylan gibi seke seke koşuyordu. Ya o kaş,o göz. Bizimkilere hiç benzemiyor diye,alıp verdi,alıp verdi. Anası, oğlundaki bu değişikliği fark etmedi ilkin. Ama öyle dalgınlaşmıştı ki Bey. Anasının söylediklerini duymuyor, dalıp dalıp gidiyordu. Anası “Oğul n’oldu sana? Dediklerimi duymuyorsun. Ne dediğimi de bilmiyorsun. Köy kızı aklını mı çeldi, nedir?” Bey, “yok be ana.Güzel bir kız ama bilmem ki” diyor.

    Bir yandan bilmem ki diyor,öte yandan av bahanesiyle Fadime’nin köyüne iniyor sıksık.Gözleri onu arıyor.Anası tümden karşı bu işe. Nedeni de: aşiret töresine aykırı. Daha Kıroba Aşireti’ne yabandan kız girmemiş.Obanın erkeği,obanın kızıyla evlenmiş o güne dek. Hem oğluna, dayısının kızını almayı kurmuş anası. Kızın anasıyla da konuşmuş meseleyi. Şimdi bu köy kızı araya girerse, işler tümden bozulacak diye düşünüyor.

    Gün günü eskitip,bayrama ulaşıyor. Bayram ulaşıyor ya,aşiret arasında da homurtu dolaşıyor giderek. “Biz buraya on günlüğüne konmuştuk. Bu gün onbeşinci gün oluyor. Daha hareket yok. Bey’den ses çıkmıyor. Sürüler otlaktan aç dönüyor.Kimi hayvanlar zehirli ot yiyip ölüyor. Dana ne kadar bekleyeceğiz burada”. Dalga dalga yayılıyor söylendi. Varıp Oba Beyi’nin anasının kulağına ulaşıyor. Anası çekiyor Bey’i çadıra. “Oğul aşirette ikilik oldu. On günlüğüne konmuştuk, on beşi geçti. Ne suyu su; ne otlağı otlak. Daha ne bekliyoruz burada”.

    “Hele birkaç gün daha sabretsinler,bizim de bir düşündüğümüz var” deyip kesiyor anasının sözünü Bey. Oba töresi böyle. Kimse de ağzını açıp itiraz etmiyor.Bey’in aklı da Fadime’de. Bayram geçince üzüm getirecekti. Daha görünmedi,diyor kendi kendine. Gözleri de köy yollarında. Derken bir sabah görünüyor Fadime.Yanıkhan’dan Çatalçam’a çıkan yolda görünce Fadime’yi, bir koşu varıp karşılıyor Bey. Karşılıyor da omzundaki sepeti alıyor.Çadıra yürüyorlar. Obadakiler şaşkın. Oba Bey’inin bir köy kızının ayağına koşmasını kimse iyi karşılamıyor. Anası, Fadime’nin çadıra girmesiyle suratını asıyor. Yarım ağız “hoş geldin” deyip, işine dalıyor. Fadime şaşıp kalıyor. İlk gelişindeki izzet ikram nerde,şimdiki surat asıklığı nerde? Sıkılıyor Fadime. Tatlı dil, güler yüz görmediği çadırdan kaçmak geçiyor aklından. Oba Bey’i durumu anlıyor. Sevdiği ile saydığının arasında Bey. Anasına bir şey diyemiyor. Fadime’ye sadece mahcup mahcup bakıyor. Sonunda, sepetteki üzümü boşaltıp,para kesesindeki tüm parayı boşaltıyor avucuna Fadime’nin. Fadime şaşkın, aldığı parayı avuçlayıp çıkıyor çadırdan. Ağır ağır iniyor Çatalçam’ı.

    Öte yandan Bey’de bir keder, bir üzüntü. Söylemeye başlıyor kendi kendine:

    Yaylaları yuvalı
    Güzeller yaylalı
    Fadime gibi görmedim
    Anamdan doğalı

    Anasının korktuğu başına gelmişti. Fadime’ye tutulmuştu oğlu. Onun sevda türküsüne,maniyle karşılık verdi:

    Ben bu yaylara yayla mı derim
    Başı pare pare kar olmayınca
    Ben böyle güzele,güzel mi derim
    Aslı Türkmen,soyu bey olmayınca

    Böylece Bey’in gönlünü Kıroba’ya çekmek istiyor. Ama Bey hiç oralı değildi. Sanki kendine söylenmiyordu. Varsa Fadime, yoksa Fadime. Fırsatını bulunca da tüfeğini omuzlayıp,köy yolunu tutuyordu. Köy çocuklarından öğrendiği Fadime’nin evinin önünden geçiyor, belki görürüm umuduyla, dolaşıp duyuyordu köy yollarında. Köy gençleri tedirgin. “Bey’se beyliğini bilsin. Yabanın yörüğü kızlarımızla dalga geçmesin” diyorlar. Köy büyükleri bakıyor ki işin tadı kaçık. Fadime’nin yüzünden, köylülerle Yörükler birbirine girecek. “Bir çare bulalım” diyorlar.

    Öte yandan Bey’in anası da oba büyüklerini çadırında toplayıp durumu olduğu gibi anlatıyor.O güne dek,Kıroba soyunda görünmeyen bu durum,tüm obadakileri derinden üzüyor.Söyleniyorlar “Obada erlik yufkalaştı mı?” Yangınlık yanımızdan geçmezdi. N’oluyor törelere” diyor kimisi;kimi de “Köylü kancığı göçebeye gerekmez.Çarığı çayda kalır köy kızının” diye karşı çıkıyor. Sonunda Oba Beyi’nin amcası kalkıyor ayağa. Ağır ağır, tane tane konuşuyor. “Obaya antlıyız. Suyun akıntısına gidelim.Bunu bilip,bunu hayır belleyelim.Bey’imizi isteğiyle everelim.Oba’nın ayağı bağdan kurtulsun” deyince herkes boyun eğiyor. Kimse karşı çıkmıyor. Kıroba Aşireti’ne ilk kez yabandan bir kızın gelmesi, böylece kabul ediliyor obada.

    Fadime derseniz,olan bitenden habersiz. Başında büyüğü de yok. Kendinden küçük iki kardeşiyle kalıyor. Üç-Beş dönümlük bahçesini de köylünün yardımıyla ekip yetiriyor. Oba Bey’nin kendisine talip olacağını aklından bile geçirmiyor. Ne zaman ki, imam koşa koşa gelip “Müjdemi isterim: Oba Bey’i, Allah’ın emriyle talip oluyor sana” deyince anlıyor meseleyi. Anlıyor da bir şaşkınlaşıyor, bir donuyor. Ne diyeceğini bilemiyor. Ama hangi kız istemez, anlı şanlı Kıroba Aşireti’ne gelin olmayı.

    Fadime durumu öğrenince şaşkınlaşıyor ilkin, susuyor. Köyünü, alıştığı çevresini, kardeşlerini düşünüyor. Üç-beş hısım akrabadan başka, başında büyüğü de yoktur Fadime’nin. Sahipsizliğini, yoksulluğunu düşününce, için için seviniyor.

    Köylü derseniz “Başında talih kuşu kondu. Kime kısmet olur böylesi. Koca Kıroba Aşireti’nin gelini olacak. Bir eli yağda, bir eli balda. Develer, koyunlar, keçiler sürü sürü. Kısmetli kızmış Fadime” diyor kimi. Kimi de : “insanın sonu iyi gelsin. Anasız babasız yetimleri büyüttü. Onlara analık, babalık yaptı. Allah gönlünce verdi. Sonu da iyi oldu Fadime’nin” diyor. Köy muhtarı ile imamı da ortalığa düşüp, işi tez elden bitirmeye çalışıyorlar. Fadime’nin hısımlarıyla konuşuyorlar. Rızalık alıyorlar. Sonunda köyün büyükleriyle, obanın ileri gelenleri bir araya gelip, Allah’ın emriyle istiyorlar Fadime’yi. Düğün gününü kararlaştırıyorlar. Yörük düğünü de düğün olur hani. Bir yandan davul zurnalar; bir yandan çengiler… Sonunda Yanıkhan’lı Fadime, Kıroba Bey’in çadıra gelin ediliyor. Fadime’ye gelinlik yakışıyor. Güzelliğine güzellik katılıyor. Obadakiler buruk. Kimisi “yarın görürüz Fadime’yi. Yörüğün göçüne dayanamaz. İlmik ilmik dökülür. Ne deveyi ıhtırır, ne tuluğu şişirir. Koyunu keçiyi de Yörük kadar bilmez köy kızı” diyor; kimi de, “Bey’in kaderi böyleymiş. Eliyle etti, boynuyla çeksin. Olan oldu” deyip işi oluruna bırakıyor. Üç gün, beş gün, bir hafta,on gün daha kalıp, çadırları yıkıyor Kıroba Aşireti. Aşiret dediğin bir yerde oturup kalamaz. Yem yiyecek tükenir. Mallar toprağa saldırır yoksa. Açlık, hastalık getirir sürüye.Kırım kırım kırılır mallar. Onun için sık sık yer değiştirir Yörük. Otlağın yeşilini, suyun bolluğun seçip konaklar. Çatalçam sırtlarını da zaten kel etmiştir hayvanlar. On günlüğüne konup Fadime’nin yüzünden takılır kalmıştır oba.

    Oba yükü yükler. Develer katar olur, sürüler yola dizilir. Fadime’yi tutar bir ağıt. Kolay mı doğup büyüdüğü, koşup oynadığı köyü terk etmek. Dostu ahbabı, hımsı, arkadaşı bir bir dolaşıp, helallik alıyor. Teselli buluyor. “Nasıl olsa döner dolaşır, yine gelirsiniz Yörüğün konağı olmaz. Çatalçam’ın suyu kurumaz, Boz tepe’nin yeşili solmazsa yolun uğrar buraya. Var git yolun açık olsun. Bizi unutma. Gelenle haber ilet, gönlünde yaşat bizi” deyip teselli ediyorlar. Fadime kardeşlerini de alır, koyulur yola.

    Şurası senin, burası benim dolanıp durur oba.İlkin zor gelir Fadime’ye. Ama zamanla alışır. Tam bir yörük olur. Kaynanasıyla da arası düzelir. Obadakiler de sever sayar Fadime’yi. Kocası derseniz , araları çok iyi. Bir güne bir gün, kötü söz duymuyor kocasından. Yazın yaylaya çıkıyor oba, kışın da ovaya iniyor. Günler su gibi akıp gidiyor. Üç yıl, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçiyor. Üç yıl geçiyor ya, Fadime’de bir şey yok daha. Yani ki doğurmuyor. Onayı bir dedikodu sayrıyor. “Fadime kısır, doğuramaz” diyorlar. Kaynanası ilkin karşı koyuyor dedikodulara. Sonunda o da mırıldanmaya başlıyor. “Soyumuz sopumuz kuruyacak. Neslimiz tükenecek. Şunca yörüğü bıraktı da, köy kızıyla evlendi. Muradımızı gözümüzde koyacak” diye dövünüyor anası. Oba kızlarıda “Oh olsun, bunca yörüğü bıraktı da, köy kızı getirdi. Oda kısır çıktı” diyor. İçin için yıkılıyor Fadime. Alıyor veriyor, Alıyor veriyor. Elinden bir şey gelmiyor ki. Adaklar adıyor. Muskalar yazdırıyor. Ama boş. Kimden bir umutlu söz duysa koşuyor yanına. Koşuyor da okutup üfletiyor, yazdırıp takıyor boynuna. Ama boş. Kimsenin yüzüne bakamıyor obada.

    Gelip evliliğin yedinci yılına dayanıyor. Dilediğide yedinci yılda gerçekleşiyor. Fadime’nin yüklü olduğu, kulaktan kulağa dolaşıyor obada. Beyin keyfine diyecek yok. Anası derseniz, soğuktan sıcağa vurdurmuyor elini.. “Sen yüklüsün, işleri bırak. Kıran girmedi bunca aşirete. Çalışıp yetirsinler.” Diyor. Sık sık konup göçmeyi de bırakıyor aşiret. Çobanlar sürüleri uzak kırlarda otlatıp, akşam olunca getiriyorlar obaya.

    Uzun sözün kısası, vakti saati gelince, nur topu gibi bir oğlu oluyor Fadime’nin. Üç gün üç gece şenlik yapıyor oba. Yeniliyor, içiliyor. Davarlar kurban ediliyor, kazanlar kaynatılıyor. Oğlunun adını “Ali” koyuyor Bey. Babası’nın adı yerde kalmasın istiyor. Ali de Ali! Topaç gibi. Bir seviyor ki anası, yerlere kondurmuyor. Ali’nin kırkını geçince, göçe karar veriyor oba. Ne zaman ki kırk gün doluyor, törenle yıkıyorlar çocuğu. Leğenine gül suyu döküp, kırk duası okuyorlar üstüne.Ertesi gün sabahına da yol hazırlığına başlıyor oba. Denkler denkleniyor; yükler yükleniyor. Develer katarlanıp, koyunlar sürüleniyor. Akşama doğru da oba tüm hazırlığını tamamlayıp, yola koyuluyor. Develerin en yükseği, en başı yumuşak olanı da Karamaya. Fadime, Karamaya’yı bir güzel tımar ettiriyor, süslüyor. Dizlerine takurdaklar, boynuna büyük havan çanını takıyor. Ak kundağında uyuyan bebeğini de bir ala kilime sarıp, çadırın eşiğinde duran yeşil çam beşiğe yerleştiriyor. Beşiği de devenin havut ağacına asıyor. Koyuluyorlar yola. Karamaya’nın ipi, Fadime’nin elinde.

    Akşamın serinliğinde yolculuğun tadı başka olur. Hele yol, iki tarafı ağaçlık, yemyeşil bir yol olursa. Hele hele yol boyunca, ala kargalar, akşam kuşları, sığırcıklar, serçeler vızır vızır gezerse katırın üstünde, doyum olmaz yolculuğa. Doyum olmaz ya; Fadime de oğlunu göresiyor. Karamaya’yı ıhtırıp, doya doya öpmek sevmek geliyor içinden. Ama, yol ağaçlık, karanlık üstelik. Bekliyor ki sabah olsun. Sabaha da bir şey kalmadı. Elmalı’ya konacak oba. Bey önceden gidip, konak yerini seçecek, obayı da orada bekleyecektir. Sabah oldu olacak. İki köpek sesleri duyuluyor. Biraz sonrada Elmalı görünüyor. Oba ağır ağır giriyor Elmalı’ya.En arkada da Fadime’nin devesi Karamaya var. Fadime sabırsız. Biran önce deveyi ıhtırıp, oğlunu kucaklamak istiyor. Oba hareketli. Herkes devesini ıhtırıp yükünü boşaltıyor. Gök çimenlerin üztü ana-baba günü. Bir yandan ak sürüler dönüyor. Bir yandan güzel yürük kızları sağa sola koşuyor. Fadime de ağır ağır ıhtırıyor, ıhtırmasıyla da haykırıp bağırması bir oluyor.

    “Yavrum Ali’m yok. Ali’min beşiği boş. Ali’m yok” diye feryat ediyor, herkes ona koşuyor. Bakıyor gerçekten Karamaya’nın havut ağacına asılı olan beşiğin içi boş. Yeller esiyor Ali’nin yerinde. Fadime saçını başını yolmaya başlıyor. Oba büyükleri tez elden atlarını döngeri edip yollara düşüyor. Emmiler, dayılar düzülüyor yola. Kimi atlı, kimi yayan, dönüp yolları tarıyorlar. Dayı al atını herkesten önde sürüp, aralıyor diğerlerini. Fadime de yayan yapıldak düşüyor yollara. Geçtikleri yollarda umudu. Bir yandan da ağlıyor. Hem ağlıyor, hem söylüyor. Bebek oy diyor. Ninni diyor. Diyorda diyor.

    Gün akşama yakınken, dayı Çiçek Dağı’nı tutuyor. Tutuyor ki, yol karardı kararacak. Yol boyu da sıra sıra ağaçlar. Ağaçların üstünde de kuşlar. Allı, yeşili cıyak cıyak kuşlar. Ta uzaklardaki bir ağacın tepesindede bir küme kuş. Ama alıcı yırtıcı kuş bunlar. İnip inip kalkıyorlar ağacın üstüne. Dayı mahmuzluyor atını. Bir solukta varıp ulaşıyor ağaca. Varıyor ki ne görsün. Bebeğin kundağı bir ağaçta asılı. Bebeğin sarılı olduğu kilim, kanlar içinde sarkıyor ağaç dalından. Kol bezi dolanmış kalmış ağaç dalına. Kuzgunlar, leş kartalları inip inip kalkıyor ağaca.

    Dayı atıyla ağacın yanına vardığı zaman, artık bebek eski bebek değildir. Bebek demeye bin şahit gerek. Bebek gözsüz olur mu? Göz yerinde iki oyuk kalmış sadece. Derileri de lime lime. İlkin sarsılmış dayı. Sonunda toplamış kendini. Arkadan gelen Fadime’yi düşünmüş. Tez elden bir çukur kazıp, gömmüş bebekten kalanları. Bir tek kol bezi asılı kalmış dalda. Sonrada döndürüp sürmüş atını. Çok gitmeden karşılaşmışlar Fadime’yle. Anlatmış durumu dayı. Atına terkileyip, sürmüş obaya. Terkilemiş ya Fadime feryat figan içinde. Obada herkes yaslı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Bey derseniz, konak yerine dönmemiş daha. Habersiz olanlardan. Beyin anasının elleri dizlerinde. Arada birde başını döğüyor. Fadime yerden yere atıyor kendini. Sonunda gözlerinden ırayıp bir kuytuya çekiliyor.

    Derler ki, obadaki son günü oldu Fadime’nin . Akşamın karanlığında, el ayak çekildikten sonra, ortalardan kayboldu Fadime. Bir daha da gören olmadı. Ama bebeğin asılı kaldığı ağacın yakınından geçenler günün her saatinde, yanık içli bir kadın sesinin ağlayan, ağlatan yankılarını duydular uzun süre. Bu, oğlunu yitirdikten sonra, delirip dağlara düşen Fadime’nin sesidir diyor duyanlar.


    Elmalı’dan çıktım yayan
    Dayan hey dizlerim dayan
    Emmim atlı,dayım yayan
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Kol bezin dalda bulduğum
    Adını Ali koyduğum
    Yedi yılda bir bulduğum
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Gökte yıldızlar ışılar
    Kuzgunlar üleş bölüşür
    Çadırda düşman gülüşür
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Deve var deveden yüce
    Deveyi yüklettim gece
    Nic’edeyim aman nice
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Kayınanam samur kürklü
    Develeri kahve yüklü
    Yad-yaban değil Yörüklü
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Çadırı cibiş kılından
    Pazvandı çıkmaz kolundan
    Kurtulamam ben dilinden
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Tuzladan aldım tunuzu,
    Akdağ’a serdim bezini,
    Kargalar m’oydu gözünü
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Ak memeden sütler akar
    Kavim kardaş yola bakar
    Yasımız obayı yıkar
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Deveyi deveye çattım
    Yuları boynuna attım
    Bebeği dağlara attım
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Ala kilime sardığım
    Yüksek mayaya koyduğum
    Yedi yılda bir bulduğum
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Havada kuzgun dolaşır
    Kargalar leşi bölüşür
    Kara haberi ulaşır
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    Tabancamın ipek bağı
    Baban bir aşiret beyi
    Kanlım oldu Çiçekdağı
    Bebek beni del’eyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi

    [​IMG]

    Çarşamba'yı Sel Aldı,
    Bir Yar Sevdim El Aldı Aman Aman.
    Keşke Sevmez Olaydım,
    Elim Koynumda Kaldı Aman Aman.

    Oy Ne İmiş Ne İmiş Aman Aman,
    Kaderim Böyle İmiş.
    Gizli Sevda Çekmesi Aman Aman,
    Ateşten Gömlek İmiş.

    Çarşamba Yazıları,
    Körpedir Kuzuları Aman Aman.
    Allah Alnıma Yazmış,
    Bu Kara Yazıları Aman Aman.

    A Dağlar Ulu Dağlar Aman Aman,
    Yarim Gurbette Ağlar.
    Yari Güzel Olanlar Aman Aman,
    Hem Ah Çeker Hem Ağlar.

    Yılan Çıkar Kamışa,
    Su Neylesin Yanmışa Aman Aman.
    Mevlâ'm Sabırlar Versin,
    Yarinden Ayrılmışa Aman Aman.

    Samsun/Çarşamba
    Nejat Buhara


    Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e göz koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.

    [​IMG]

    "Işıklı yol” adlı bestemi Ayvalık’ta yazdım. Ayvalık'ta güzel bir bahçe düşünün,
    güzel bir evin bahçesini düşünün, gerçekten günlerden pazartesi'di.

    Gorki’nin “Fırtınanın Habercisi” isimli kitabının kapağından esinlendim bu şarkıyı yazarken.
    O kapakta sanki şarkıyı gördüm ve öyle çıktı.

    Sonra bir akşam İzel’e dinlettim. Bayıldı, “lütfen bunu bana ver” dedi. Önce kabul etmedim, çünkü kendi albümümde söylemeyi planlamıştım. Günlerce aradı, ısrar etti. Sonunda kıramadım...
    Anlatan: Fettah Can

    [​IMG]

    (Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. )

    Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır.
    Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür.
    Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir.

    Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.
    Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker.
    Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez.
    Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır.

    Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır
    ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.
    Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar.
    Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

    Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler.
    Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider.
    Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar.
    Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır.

    Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar.
    Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler.
    Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır. Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır.
    Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

    Annesinin bir tanesini hor görmesinler
    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
    Kardeşlerim yolları bilse de gelse

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
    ...

    [​IMG]

    Biz Alper Narman’la şarkının yarısına kadar gelmiştik ama bitmeyen bir kısmı vardı.
    Bir gün Sezen Aksu’nun yanına gittik, şarkıdan bahsettik. “Açın bakalım bohçayı” dedi.
    Başladık söylemeye...

    Ve hemen şarkıda neyin eksik olduğunu buldu:
    Nakarat. “Bir ömür yeter bana bu armağan, ölsem de gam yemem artık” dedi, şarkıyı bitirdi.

    Anlatan : Fettah Can


    Şarkı sözleri;

    Bu yalancı bahar bir gün bitecek
    Yeni aldığın eskiyecek
    Yedik içtik sanırım doyduk
    Hesabı kim ödeyecek

    Of güzel Allahım
    Nasıl bir kader yazdın
    Tadı damağımda kaldı

    Of güzel Allahım
    İçimi ısıtan adam
    Sanki senin aynandı

    Bir ömür yeter bana bu armağan
    Ölsem de gam yemem artık

    Her insana her nefes
    Bir başka heves
    Bir tek ilk aşk bitmeyecek
    Daha ilk günden hep
    Sonunu sorduk
    Cevap ne kimse bilmeyecek

    Söz, Müzik: Sezen Aksu, Alper Narman, Fettah Can



    [​IMG]


    NETTE İLKLERİN ADRESİ http://www.torrentcin.net

    İFTİHARLA VE GURURLA SUNAR İYİ EĞLENCELER DİLER

    DÜNYANIN EN BÜYÜK TORRENT FİLM OYUN YAMA CRACK BELGESEL DİZİ İNDİRME SİTESİ

     


Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş